Tarih konulu filmler senaryo, kurgu, süre üçgenine genellikle çokça
sıkıştığı için eleştiriye açık birçok yönü olabilir. Kurguyu sağlayabilmek için
tarihsel gerçeklik üzerinde birçok oynama yapılabilir. Bu oynamalar da doğal
olarak eleştiriyi beraberinde getirir.
Konu eğer İstanbul’un fethi gibi bildiğimiz büyük bir tarihi olaysa, bu
konuya ait filmin eksiklikleri, fazlalıkları ve o nispette de eleştirileri
olacaktır. Lakin eleştiri yapanların bazıları eleştirinin dozunu kasten
ayarlayamamış. Özellikle Osmanlı’yı kendi tarihleri bilmemekte ısrar edenler ya
da Osmanlı’yı tarihleri olmakta reddedenler ile müslüman kimliğini ön plana
çıkaranlar, filmi yerden yere vurmuşlar. Nedense ölü bir köpeğin parlayan
dişlerini görmekten çoğu kez yoksunuz.
Senaryo zaten bellidir. Filmin sonunu daha filmi izlemeden biliyoruz. Bizi
ilgilendiren kısmı; sinema seyir zevki ve filmin ne kadar iyi çekilip
çekilmediği.
Film izleyiciye zevk veriyor mu? Sadece eleştirmek için gelenler hariç,
genel seyirciye “evet”.
Film iyi çekilmiş mi? Türk sineması için çağ atlamak denilebilir. Sınıfında
bir ilk olması, fetih gibi bir konunun işlenmesi, bu konuyu işlemeye cesaret
edilmesi, yüklü bir meblağ ayrılması bile takdire değer. Ayrıca kostümler,
kullanılan teçhizat, görsel efektler, kullanılan figüran sayısı gibi unsurlar
da gayet tatmin ediciydi. Film, en azından kendisinden sonra gelecek yapımlar
için bir kapıaralamak niteliğindedir ve bu bakımdan o kadar kötü eleştiriyi hak
etmiyor. Elbette bir Troy, Kingdom of Heaven, 300 kadar başarılı bir
yapıt olsun isterdik; lakin tüm bunlar için önce para sonra ise yönetmenlik
zekası gerekli. Türk sinemasından bu aşamalarda bir Hollywood filmi başarısı
beklemek, maddi imkansızlıklar göz önüne alınırsa, haksızlık olacaktır. Ayrıca
kendi tarihimizi az çok biliyor oluşumuz da beklenti çıtamızı yüksek tutmamıza
sebep oluyor.
Şimdiye kadar Türk sineması hep ucuz tavrından dolayı beğenilmedi. Fetih
1453’te bütçe gerçekten Türk sinemasıiçin kabarık olsa bile senaryo epey zayıf
kalmış. Bildiğim kadarıyla filmin üç akademisyen danışmanı vardı. Filmi
izleyince bu danışmanların ne iş yaptığını,senaryonun neresinde durduğunu
anlayamadım. Vezirler arası çatışmanın hangi sona bağlandığı film akışı içinde
verilmemiş. Sultan Mehmet’in otağında tek başına elinde tesbih ile adeta
çocuklaştığı an filme yakışmamış. Fatih’in tesbihi kopartıp, taneleri çocukça
tekmelemesi yerine, seccade üzerinde ağlayıp dua etmesi gerçeklerle daha çok
bağdaşırdı. Özellikle rüya ve yüzüğün düşürülme sahnesi vardı ki, The Lord
of the Rings filminden alınan bu sahnenin filmle olan bağlantısını bir türlü
çözemedim. Savaşsahnelerinde yer yer Kingdom of Heaven filmini
seyrediyorum havasına giriyor insan. Bazı sahneler özellikle çok benzerlik
göstermiş. Şu da bir gerçek ki savaş sahnelerinde aynı savaş aletleri
kullanılıyorsa, görüntüler tüm filmlerde aynı olacaktır. Değişen sadece
kameranın açısıdır. Savaşta kule kullanılıyorsa, Kingdom of Heaven ile
benzerlik göstermesi doğaldır. Eleştiri yapan bazı kişiler, filmin her bir
sahnesini bir filmden çalıntı/alıntı olduğunu söylemiş. Binlerce okun
atılmasıyla havada oluşan görüntü her filmde aynıdır. Hiçbir filmde bu
görüntüyü değiştiremezsiniz. Bu görüntüler Truva’dan çalıntı imiş.
Osmanlıaskerleri ok atınca, oklar havada takla mı atmalı, Truva
filmindeki görüntülerle benzerlik göstermemesi için? Ayrıca bu eleştirilecekse
Çin sineması üzerinden yapılsa daha iyi olurdu. Zira bunu görsel şölene en iyi
şekilde dönüştüren sinema, Çin sinemasıdır. Bunu anlamak için sadece Hero (Ying
xiong, 2002) filmini seyretmek bile yeterli.
Gemilerin karadan yürütülmesi fikrinin ne zaman, nasıl ortaya çıktığına hiç
değinilmemesi, filmin danışmanlarının hatası mıdır, yönetmenlik hatası mıdır,
bilemeyiz. Fethin kilit noktası olan gemilerin karadan yürütülmesinin birkaç
dakika ile geçiştirilmesi, gemilerin nerede, nasıl kullanıldığının filmde yer
almaması büyük bir eksiklikti. En azından bir veya iki geminin yakın çekim
savaş sahnesi ile o anki olay anlatılabilirdi.
Fatih’in, fethin manevi mimarlarından Akşemsettin’in ile mektuplaşmalarına
hiç yer verilmemesi, filmin neredeyse sonuna kadar Akşemseddin’in gözükmemesi;
hakkında söylendiği veya yazıldığı gibi köse değil de ak sakallı bir mürşid
görünümünde olması tarihsel eksiklikler olarak dikkat çekerken; Akşemseddin’in
konuşurken adeta ağzından tükürükler saçması, seyirciyi rahatsız eden bir
görüntü oluşturmuş. Ayrıca filmde olduğu gibi Akşemseddin’e saçı, sakalı ak
olduğu için değil, benlik siyahlığını üzerinden kolay attığı için “ak” sıfatı
verilmiştir.
Vezirlerin karakteristik duruşlarının çoğu zaman zayıf kalması, padişah
huzurunda kavgaları göze çarpanlardan idi. Osmanlı’da sarayda tesettür ne
derecede idi, bunu en iyi tarihçiler bilebilir; ancak Fatih’in eşinin erkekler
arasında göğüs dekolteli ve başı açık olması, Fatih’in tasavvufu içine
gömülecek kadar sevmesiyle bağdaşmamıştı.
Savaş sahnelerinde sesler ve müzik rahatsızlık verici boyuttaydı. İnsan
sesleri, gürültü olarak değil de daha seçici boyutta verilebilirdi. En
dokunaklı müzik, savaş sahneleri sonundaki “salavat”ın o aşina musikisi idi.
Kalabalık savaş sahnelerinde başarı yakalanmış; ama yakın çekimlerde, bire bir
savaş sahnelerinde Hollywood filmleri kadar başarılı olunduğunu söylemek
imkansız. Onca ölen asker içinde kopan kelleler, kollar, bacaklar… nihayetinde
kan gövdeyi götürmeliydi; ama yerde yatan birkaç ölü asker görüntüsü ile olay
geçiştirilmiş.
Film boyunca izleyicinin dikkatini çekmiyor belki; ama tarihi Selçuklulara
uzanan mehtere hiç yer verilmemiş. Oysa İstanbul’un fethi sırasında askeri
şevke getirmek için mehter çalınmıştır. Filmde ise sadece birkaç saniye davul
çalma görüntüsü var.
Filmde günümüz Türkçesinin kullanılması en rahatsız edici unsurdu. O dönemin
konuşma özellikleri azami boyutta olmasa bile asgari düzeyde yansıtılmaya
çalışılmalıydı. Dünyada dublaj tekniği en iyi olan ülke konumundayız; en
azından Bizanslılar kendi dilinde konuşturulup alt yazı ile verilebilirdi. Bu
şekilde yapılmış olsa, filme artı puan getirirdi seyircinin gözünde.
Filmin özellikle birkaç etkileyici sahnesi var. Fatih’in babası tarafından
bir kez olsun sevilmeyişini dile getirişi; tahta çıkınca kendi oğlu Bayezid’e
bir baba gibi değil de bir sultan –babasının kendine yaptığı- gibi davranması;
zırh giyme esnasında oğlunu çağırıp, sultanlıktan baba rolüne geçerek ona
sarılması; lağımcıların çöken tünelde sıkışınca tüneli havaya uçurmaları, filmin en
dramatik sahnelerini oluşturmuş.
Hep yabancı sinemaya “güzel”demek zorunda değiliz. Birkaç kez de olsa kendi
sinemamıza “güzel; eksiklikler, fazlalıklar olsa bile iyi yapmışlar”
diyebilmeliyiz. Batılı yapımcılar yapıyorlar, kazanıyorlar, tekrar yapıyorlar.
Bizde bir başlangıç maddi getiri açısından fiyasko ile sonuçlanırsa, yapımcı
ve yönetmenlerin “yoğurdu üfleyerek yemeleri” bile zor hale gelir. Bu film
hakkındaki olumlu veya olumsuz eleştirileri seyircinin bizzat kendisine
bırakmak, zannımca daha doğrudur. Sinema seyir zevkidir ve bu zevk seyirciye
aittir. İnanıyorum ki bu film kendinden sonra gelecek olanlara bir milat
niteliği taşıyacaktır. Bundan bir üç yıl sonra, büyük ihtimalle Çanakkale
Savaşı’nın 100. yılı münasebetiyle, Çanakkale Savaşı’nı konu alan bir film için
sinema koltuğunda yerimizi almış olacağız. Umarım Mahsun Kırmızıgül, Çanakkale
Savaşı’nı hakkını vererek sinemaya aktarır.
Dipnot: Bu arada bu filmin etkisi ile piyasadan pay kapmak adına ortalığı
fetih, Fatih ve Ulubatlı Hasan ile ilgili “Fetih ve Fatih, Ulubatlı - Era
Aşkının İçyüzü, Koçum Ulubatlı…” gibi bir sürü kitap kaplarsa şaşmamak lazım.
Zira bizde adet haline gelmeye başladı piyasa çakallığ.
Münir ÇAKMAK
Bu yazı toplam 189 defa okundu.