21 Mayıs 2012 Pazartesi Saat 04:37
ÇOK OKUNANLAR
Online Bugün
5 13
IP 38.107.179.240
Mavi Edebiyat
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Osman Koca - Milli Fiyasko
05 Şubat 2012 Pazar Saat 00:39


Lapalaşarak ağır salvolarla yere düşen kar tanelerine takılı gözlerimi, koğuşun gıcırdayan kapısına çevirmiş, bomba haberimin ofisteki getirilerini hayal ederek oturuyordum ki; muhatabımın kesik öksürük sesi, sanal coğrafyamı altüst edip, dudaklarımda buruk bir tebessüm bıraktığı halde, içinde yer aldığım gerçekliğe beni istemeye istemeye sürüklemişti. Plastik beyaz sandalyeyi çekerken dahi, düşüncelerimin tazyikli anaforlarından hakkıyla kurtulabilmiş değildim. Müsaade istedim. Bir alışkanlıktı bu suni reverans. İcazetin olumlu yahut menfî karşılığını beklemeye tahammül edemeden; elimde “webcam” onar saniyelik biri dik, diğerleri sağ ve sol profilden üç görüntüyü derhal kaydedip, sükunetle oturdum tekrar, potansiyel kanserojen bezeli eriyik sandalyeme... Davete icabet eden bendim. Trajı vasat, ulusal ve de günlük bir gazetenin “çaylak muhabiri” sıfatını taşımanın gâh ezikliği gâh gururu içerisinde, asılıp gülümseyen yüzümü kontrol altına almak için, meslekî bir hileye sığınarak süzülmekte olan karı seyrettim bir süre. Şehri çepeçevre kuşatan beyaz örtünün soğuk nefesiyle buharlaşan kayıtsız ve kanatsız çift camı gelişigüzel silmeye başlayıp sahne öncesi solfejini anımsaya çalışan bir solist edasında ciğerlerimi karbon yüklü havayla şişirdim ilkin. “Evraka!” diyememenin baskısı altında dişlerimi sıkarak muhatabımın yarım asırdan ziyade yıllanmış gözlerine baktım, çıkışı meçhul bir cesaretle...

“Yaz” diyordu Salih Bey; “Harfi harfine, adamakıllı yaz. Yaz ki; ibret-i âlem olsun yaşadıklarım. Cümle cihan duysun. Bilsinler bir musibetin nelere sebep olduğunu...”

Söylediklerini daha fazla takip edemedim. Daha doğrusu etmedim. Çöl susuzluğunu Nil’in azgın yeşil pınarlarında gidermek isteyen bir bedevî gibi sürekli kıpırdıyordu dudakları.  Kayıttaydı cihaz. Endişeye mahal yoktu. Ne de olsa ofisteki ayakçılar kaseti deşifre ettikten sonra redaktesi için yine bana getireceklerdi. Teknolojinin rehavetine kapılıp, söylediklerinin aksine Salih Beyin hırıltılı nefesiyle titreyen yüzüne odaklanmıştı gözlerim ve düşüncelerim. Mentol tesirinde etrafa saçılan ses dalgalarına kapalıydı kulaklarım bu rehavetten ötürü. Daha önce sözleştiğimiz gibi sorular da hazırdı. Ben soracak -yanmasa, yakmasa da- yanıtlayacaktı o. Dizi halinde tasarladığım bu görüşmenin, aylık nafakasını daha şimdiden cebe indirecek olmanın vakitsiz keyfi vardı içimde... Avans çekip, soluğu çarşıda alacak; mavi cins üstüne çelik işlemeli vişne çürüğü “sabriözel”i geçirdikten sonra, Tünay’la bol fiyakalı bir gece geçirecektim. İşte ben bu yüzden; bu can sıkıntısı röportaja, bu kahrolası mekana bir süre daha tahammül etmek zorundaydım. Heves değildi beni buraya getiren. Boğaz derdi. Bir de Tünay’ın bitmez tükenmez kaprisleri...

“Boya fabrikasında ustaydım ben. Ustabaşı Salih. İkisi kız, üç çocuğum ve tombul ama şirin eşimle birlikte Fatih’in kenar mahallelerindeki bir gecekonduda yaşıyordum.”

Konuşurken hipofiz bezleri -adrenalinden olsa gerek- bademciklerini azdırıyordu. Gülmemek için sıkıyordum dişlerimi. Hatta dudaklarımı acımasızca kemiriyordum. Salih Beyin her ağzını açışında gırtlakları bir hindi ibiği gibi düşüp düşüp çıkıyordu zira. Ruhum Tünay’la İstiklal Meydanı’nda oynaşırken, kulaklarım gayr-ı ihtiyarî yere ılgıt tükürükler saçan yaşlı adamdaydı:

“Çok mutluydum o zamanlar hem de ne çoook! Kahvem, kumarım, meyhanem yoktu. Evden işe, işten eve. Ayarlanmış bir saatin tik takları kadar dakik ve muntazamdım. Allah affetsin beş vakti eda edemesem de cumaları kaçırdığım vaki değildi. Az buçuk anlayacağın mütedeyyin bir aileydik. Her şey çok güzeldi. Mutluydum, huzurluydum. Ta ki...”

Sustu birdenbire. Nemli gözleri buğulu camlara ilişti. Acizliğini hissettirmemek için eğdi başını. Kemikli, kirli mor damarlı kırçıl ellerini kadife dizlerinin arasına sıkıştırıp haylî müddet öylece bekledi. Tünay’ın rüzgarla sırnaşan saçlarını koklamaya bir son verip, kasetin “pause” tuşuna tıklayarak:

“İsterseniz kaydı durdurayım.” dedim ürkek bir sesle. Haline acıdığımdan mı yoksa sinsi muhabir blöfüyle mi tam kestiremeden söylenmiştim işte dudak üstü. .

“Yooo! Ziyanı yok evladım.” karşılığını verirken sesindeki titreyiş, yüreğimin bâm teline dokunmuştu âdetâ. İhtiyarlayınca daha bir hasis oluyor insan deyip kaldığı yerden devam etti.

“Yoğun bir gecenin çalışma temposundan sonra eve dönüyordum. Karla kaplıydı etraf. Hava ayaz, meydan bıçaktı. Gökte güneş, salt figürandı. Titreyen kemiklerimi, buz tutan nefesimi ısıtmak için balıkçıların meşhur sabahçı kahvesine takıldım. Susamlı gevrek simide karperi bulandırıp çayla sulandırırken dünden kalma gazeteye gömülmüştü gözlerim. Kapı gıcırtısıyla  pervasızca içeri giren lodosun tiz uğultusu çalınmıştı kulağıma. Derken antibiyotik hükmünde çaydan bir fırt çekip başımı kaldırmıştım ki; eşikte parmaksız züppe eldivenlerini çıkarmaya çabalayan orta yaşta bir bayan çekmişti dikkatimi. Başında beyaz kasket, yarım gri boyunbağı ters yaka ceketinden dışarı taşmış, kalçaları geniş etekle örtülü kadının geçkin yüzü sirkte çalışan palyaço gibi renkten renge girmişti. Takma kirpiklerini bir hamlede çıkarıp ölgün gözleriyle kahveyi uzunca süzdükten hemen sonra, onca boş masa varken gelip yanıma kurulmuştu. Günaydın derken işkillenmiştim. Bas sesine hükmedip piyangocu kılığına girmiş bir travesti olabileceği kanısına varınca, ne yalan söyliiim içimde bir ürperti, sırtımı sandalyenin soğuk metallerine yaslamıştım. Ben gözlerimi kaçırdıkça o yakalıyordu. Sürek avındaydık sanki. Avcıyla avının rol değişimi havasıyla sarmalandığı sıkıcı bir safaride...”

Play tuşuna basmayı akıl ettiğimde çok şey kaçırmadığım için rahatlamıştım. Elimdeki blok nota, unutkanlığın hegemonyasına mahal tanımdan önce “balıkçı kahvesi, geçkin bir kadın piyangocu” şerhleri düşmüştüm kırmızı fosfor pilotla. “Biskrem”den bir parça uzatırken hararetle ses tellerini titretmeye devam ediyordu Salih Bey:

“Huzursuzca ayağa kalkıyordum ki örselenmiş yüzüme bakıp; “Bilet alır mısınız beyefendi, tayyare bileti?” diye sordu. Bilet ve ben.... Kırk yıllık ömrümde bir kez dahi almış, tenezzül etmiş değildim. O ân; sırf bir kaçış, bir firar tutkusunda yarım bilet almak zorunda kaldım. Dışarı çıktığımda verdiğim paraya acımayıp yırtıp atacaktım. İçimde garip bir his, anlaşılmaz bir korku, kaçınılmaz bir dürtü almam gerektiğini fısıldıyordu kulaklarıma ha bire. Kerhen de olsa aldım evlat... Ellerim kırılaydı da keşke almaz olaydım. Yer yarılaydı da bir tek o lahzayı yaşamaz kalaydım. Kader, nasip, kısmet işte. Boş bulunduk aldık bi kere... Neyse sözü fazla uzatmayayım. Daha dün gibi aklımda, gözlerimin ucunda... 96’ya uykulu ama sağlam kafayla girmiştim. Bilet aklımdan çıkmış. Büyük ikramiye meğersem yarım bilete vurmuş. Anlayacağın ikiye bölünmüş servet. Tabi benim haberim yok. Diğer talihli Karabük’te maden işçisiymiş. Belki hatırlarsın diye söylüyorum. Onun da akıbeti öteki şanstaşları gibi çıldırmak, varlık içerisinde yokluk çekmek oldu. Benden yine hayırlıymış hergele ki; sahipsizler mezarlığına iki yıl önce kondu. Bizse dirsek çürütmekteyiz, Azrail’i beklerken...”

“Beklerken” dedi de aklıma gene Tünay takıldı. Yarın akşam Laila’ya gitsek hiç fena kaçmaz. Cukkayı sağlama almak lazım. Fakat gel de bizim kıza anlat... Kuramsız günübirlik yaşam felsefesi ondaki. Neymiş efendim, bu dünyaya sanki bir daha mı gelecekmişiz... Miş miş de miş miş. Uçuk biraz da kaçık kız Tünay...”
Salih Efendi konuşmaya devam ediyor büyük hevesle. Asırların sükut orucunu sanki bir günde bitirmek istercesine. Biliyorum ki; bedenlerimizin ontolojisi şu vakitten sonra pek de bir anlam ifade etmiyor. O ha bire arabesk, boynu bükük sözcükleri düzüyor, benliğini ve belleğini rahatsız eden düşüncelerin delik atmosferinde. Bense aklını barlarda, kızlığını dar bir mekanda yitiren Tünay’ın biteviye kaprislerine ve bütçe açığı vermekten delik deşik olmuş malî disiplinime dur diyemesem de halimden pek şikayet etmiyorum...

Bir fabrika kurmuş, işitebildiğim kadarıyla Salih Efendi. Parayı haram diye faize yatırmamış. Evini, arabasını lüksleyip kızını İsviçre’ye hukuk tahsiline, oğlunu ise fabrikasının müdürlüğüne getirmiş. Beleş kazandığı paranın günlük getirisi bile bankalarda ve döviz kurlarında milyarlarca yekun tutuyormuş. Hazımsızca sınıf atlamanın sıkıntısını çekmişse de epey bir süre sonra kanıksamış. Hanımı örtüsünü konjonktüre yakışmadığı için çıkardığında fazlaca bir tepki göstermemiş. Kızı Ortodoks bir delikanlıyla gayr-ı meşru ilişkiye girmiş. Veled-i zina addettiği bir kız torunu olmuşmuş. Oğlunun savurganlığına bir türlü müdahale edememiş. Her şey kötüye gidiyormuş. Hazıra dağ dayanmaz kavline, bir de vakitsiz devalüasyon eklenince bir sabah kendini milyonlarca dolar borç yükü altında bulmuş. Elde avuçta ne varsa çıkarmış. Borçlarına kifayet etmeyince, gözünden kıskandığı fabrikasını kelepir fiyata bir kodamana devretmiş. Devletin bağışladığı aylık nafakasını nihayetinde bu huzur evine yatırmış. Eşinin ve çocuklarının çoktandır ne durumda olduğunu bilmiyormuş. Kızını İsviçre’de, oğlunu kumarhanelerde, konsomatris eşini bir barda bırakmış en son. Vaktiyle amipler gibi türeyen sayısız akrabalarından şimdi ne iz ne eser kalmış...

Salih Efendinin serencamını 72’lik kırmızı bir puntoyla geçiyorum gazeteye daha şimdiden: “DEVLER DE AĞLAR!!! ya da İBRET-İ  ÂLEM!!!”

Ancak henüz net olarak karar verebilmiş değilim. Belki sonra birleştirebilirim de:
“İBRET-İ ALEMDE AĞLAYAN DEVLER!!!”

Sırada Korkmaz Yiğitler, Uzanlar, Karamehmetler, Kastelliler bekliyor. Alacağım terfii hayal ederek yumuşuyor yanaklarım...

Röportajı bitirip kalkarken, sulu gözlerini kaçırıyor Salih Efendi. İçin için ağlıyor. Mecnunca yarası dağlanıyor, ciğerleri Prometüs misali lime lime ediliyor olmalı şu ân. Matruş simasını çepeçevre kuşatan kederli çizgiler, dakik gözlerden ârî kalmıyor üstelik. Can pazarında haraç mezata çıkarılmış esrik ömrü...

HİSSEDİYORUM...

Tünay çaldırıyor cebimi.
Akşama yalı sefası varmış Pelin’lerde.
Kıyafet balosu...
Beni de çağırtmış.
Sabaha kadar full eğlence...

TİKSİNSEM DE

ne yalan söyleyeyim;

İMRENİYORUM...

Bu yazı toplam 149 defa okundu.
Bilal Emre
Kırık testi
Kırk testi, otuz dokuzunun kulpu kırık testi. Yazıda zar zor bir konu var ve malesef başka bişey yok. Daha başarılı hikayelerinizi okumak ümidiyle iyi çalışmalar.
13 Şubat 2012 Pazartesi Saat 10:10